Kategori: Uncategorized

  • MUTLAK BUTLAN’DAN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE

     

    MUTLAK
    BUTLAN’DAN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE

    Doğrusunu
    isterseniz siyasi partiler üzerine, onları program olarak inceleyen, tartışan,
    yazı yazmak gibi bir alışkanlığım yok. Ancak bugün gelinen noktada, mutlak
    butlan gerekçesiyle partiye kayyum atanması veya bu yapılmadan parti eski genel
    başkanının partinin başına geçmesi konusu sıklıkla tartışıldığı için konuyu
    biraz tartışmak ya da mevcut tartışmaya kenarından köşesinden katılmak belki
    bir anlamda zorunlu oldu bile denilebilir.

    Şimdi
    isterseniz genel bir değerlendirme yaparak konuya başlayalım… Hani sıklıkla
    partinin, özellikle fanatik yandaşları tarafından dile getirilen
    Atatürk’ün partisi” gibisinden bir söylem var ya… Üstelik kendi
    partisinin hiçbir politikası konusunda somut bir bilgisi olmamasına rağmen…
    İşte bu söylem bugün için ne kadar doğru, onu anlamak için isterseniz önce
    tarihsel süreç anlamında biraz gerilere gidelim. Sonrasında da bugün uygulanan
    politikaları birlikte tartışalım, ne dersiniz?

    Sahi… Büyük
    Önder Atatürk’ün ölümünün hemen ardından ABD ile eğitim anlaşması yaparak
    eğitimin her alanına ABD’yi sokan, üstelik geçerliliğini bugün bile koruyan Fullbright
    Anlaşması’nı kim imzalamıştı? Devam edelim… Ya Köy Enstitülerini kapatan
    kimdi? Neyse, bunu burada bırakalım ve günümüze gelelim.

    Normalde,
    Cumhuriyeti kurmuş ve Türk ulus devletinin oluşmasını sağlayan bir partinin,
    iktidarın İslamcı ve Türk ulus devletini yıkma adımlarının karşısında
    olmasını beklersiniz, değil mi? Ama ne gezer! İktidarın son “Terörsüz
    Türkiye” gündemine verilen destek bile ana muhalefet partisinin ulus
    kimlikten çoktan uzaklaşmış olduğunu gösteriyor. Hatta partinin internet
    sayfasında yer alan parti programında bile Türk ulus devleti, onun oluşumu,
    hangi tehdit ve tehlikelere karşı parti tarafından nasıl savunulacağı hususunda
    en küçük bir söz bulunmayıp, Türk Ulusu kavramı bile neredeyse mumla
    aranır durumdayken, pek çok kez etnik, dinsel, mezhepsel kimlik güzellemesi
    yapılmakta. Tarikat ve cemaatlerden bahsedilirken de varlıkları normal
    karşılanarak “Eğitim ve öğretimi kuşatmaları engellenecektir.”
    sözleriyle konu geçiştirilebilmektedir.

    Şimdi burada
    eski Genel Başkanın pek çok kez seçim kaybetmesinden, partiye Atatürk düşmanı
    pek çok insanın doldurulmasından, hatta anayasayı rahat değiştirebilsinler
    düşüncesiyle iktidar yandaşı pek çok kişiyi CHP listesinden milletvekili
    yapmasından da bahsetmeyeceğim. Bunu zaten birileri sıklıkla dile getiriyorlar
    da benim söyleyeceğim farklı. Ben pek, hatta hiç bilinmeyen bir konudan
    bahsedeceğim ki herkes ne olup bittiğini öğrenebilsin.

    Bildiğiniz gibi
    2014’te siyasal İslamcı Ekmeleddin İhsanoğlu Cumhurbaşkanı adayı
    yapılmıştı. Sonrasında da bazı yazarlar tarafından “Son anda
    Kılıçdaroğlu’nun kulağına kim fısıldadı?” gibisinden yazılar falan da
    yazılmıştı ya… İşte işin aslı öyle değil. Üstelik son anda kulağa fısıldama
    da söz konusu değil. Her şey önceden bilinçli olarak planlanmış. Nasıl mı?
    Bakın şimdi… Aydın Doğan 2011 yılının Ağustos ayında Cidde’ye giderek
    Ekmeleddin İhsanoğlu ile görüşüyor ve kendisine Cumhurbaşkanlığına aday olması
    önerisinde bulunuyor. Belki bunu duyunca “olamaz, kanıt var mı?”
    gibisinden düşünebilirsiniz de yazar Tevfik Diker’in Nergiz Yayınları’ndan
    çıkan Kurtlar Medyası tam da bunu anlatmaktadır. Üstelik kitabın basılış
    tarihi 2013.

    Dikkat ettiniz
    mi? Son günlerdeki genel başkanlar açısından yapılan tartışma, ideolojik
    birikimden yoksun olarak ve tamamen kişisel hatalar üzerinden yürütülmeye
    çalışılmaktadır. Ya işin ideolojik boyutu? İşte ne yazık ki o yok. Böyle olunca
    da hani hep söylenegelen “küçük kafalar kişileri…” diye devam eden
    çok ünlü bir söz var ya… Bizdeki tartışmalar tam da öyle.

    Belki
    biliyorsunuz, CHP eski Genel Başkanı TESEV yani Türkiye Ekonomik ve
    Sosyal Etüdler Vakfı denilen bir örgütün 183 numaralı üyesi. Diyebilirsiniz ki
    “ne olmuş? Herkes herhangi bir örgüte üye olabilir. Bu örgütün önemi ne?
    Ne yapar?” Zaten böyle sorup tartışmalara konu da olmayınca anlaşılıyor ki
    siz onu emekliler derneği gibisinden bir örgüt olarak düşünüyorsunuz. Ama
    değil. Kamuoyunda Soroscu olarak bilinen bu örgütün en önemli
    görevlerinden biri, Türk ulus kimliğinin olmadığı, çok kimlikliliği, çok
    kültürlülüğü öneren anayasa taslakları hazırlayarak siyasi partilere ve
    iktidara önermek.

    Demek
    istediğim, iktidarın mevcut parti yönetiminden kendilerine anayasa değişikliği
    konusunda destek olunacağı konusunda kuşkusu var. Bu durumda Soros rahle-i
    tedrisatından geçen birisi partinin başına gelebilsin ki anayasa değişikliği
    işi şansa kalmasın. Yani, mutlak butlan, kayyum ve operasyonların
    asıl nedeni bu. Bilmem anlatabildim mi?

        30.06.2025

     Nusret KEBAPÇI

     

  • PİRİNCİN İÇİNDEKİ BEYAZ TAŞ…

     

    PİRİNCİN İÇİNDEKİ BEYAZ TAŞ…

    Aslında bu
    başlığa koyduğum sözü genelde herkes bilir, bu yüzden başlığı biraz kısaltarak
    koyduk. Ama yine de tam metnini yazmakta yarar var… Çünkü önemli.

    Sonuçta konu
    İran, daha doğrusu İran’ın İsrail ve ABD tarafından saldırıya uğraması… Belki
    farkındasınız ya da değilsiniz, medyada köşe başlarını tutmuş birileri ki son
    zamanlarda çoğunluk gibi görünüyorlar… Konuşmalarında, yaptıkları programlarda
    ve açıklamalarında… “İran’ın İsrail’in
    bombalamaları karşısında ne kadar zor duruma düştüğünü, kendini
    geliştirmediğini, teknolojiye önem vermediğini, hatta roketlerinin bitmek üzere
    olduğunu”
    bile söyleyebiliyorlar.

    Tüm dünyanın
    gözü önünde Filistin’e, Suriye ve Irak’a Hizbullah ve Hamas üzerinden her
    türden desteği verdiği halde, “İran’ın
    İsrail’e karşı hiç mücadele etmediğini”
    öne sürerek “molla rejimi” gibi
    ifadelerle onun emperyalizme karşı mücadelesini küçültmeye çalışan pek çok
    şarlatan da ne yazık ki medyada boy gösterebilmektedir. Tabii bunlar
    kendilerine demokrat, milliyetçi, İslamcı, solcu, sosyalist gibi unvanlar da
    taktıklarından bu tür açıklamalarda kafanız karışabilir… İşte burada konuya
    açıklık getirmekte yarar bulunmaktadır.

    Derler ki: “Pirincin
    içindeki siyah taştan değil, beyaz taştan korkacaksınız…”

    Çünkü siyah taş
    zaten hemen herkes tarafından kolaylıkla fark edilebilir. Ama beyaz taş,
    özellikle de pirinç boyutundaysa, anlamak çok zor, bazen de imkânsız bile
    olabilir. Hatta çoğu zaman bu fark edememenin bedelini dişinizin kırılmasıyla
    bile ödemeniz mümkün. Yani yanlış düşünüp yanlış tavır alıp ülkenizin zora
    düşmesiyle… İşte bunlar bize gösterdikleri maskenin altındaki gizli
    Amerikancılar, İsrailciler, AB’cilerdir.

    Bunları medyada
    çeşitli kimliklerde de görmek mümkün olabilir. Kimisi emekli subaydır bunların,
    kimi duayen gazeteci. Hatta öyle ki aralarında sözde dış politika uzmanı bile
    vardır. Görevleri halkın gerçekleri öğrenmesini engelleyip, emperyalizme tepki
    duyulmasını önleyip kafa karışıklığı yaratmaktır… Bunu zaten geçmişten beri
    ABD’nin hedefe koyup saldırdığı ülkelerle ilgili yalanların savunulmasından da
    biliyoruz…

    Şöyle birazcık
    geçmişe dönsek… Bu yalanları anımsamaya çalışsak nasıl olur? Bir düşünün:
    Afganistan hangi gerekçeyle işgal edilmişti? Usame Bin Ladin’i aramak
    gerekçesiyle değil mi? Sonuçta bulunan kimse olmadı ama Afganistan bu
    gerekçeyle işgal edilivermişti. Ya Irak’ta sanki durum çok mu farklıydı?
    Aslında değildi ama ellerindeki medya gücüyle tüm dünya Irak’ın elinde kimyasal
    silah olduğuyla ilgili ikna edilerek… Dünyayı tehdit eden bir düşman olarak
    şeytanlaştırılarak saldırıya uğradı ve bugünkü manzara ortaya çıkıverdi… Yani
    paramparça edildi…

    Sanki Suriye’de
    durum çok mu farklı? Asla değil. Yine benzer yalanlarla Suriye’de emperyalist
    yalanların kurbanı yapılarak İsrail egemenliği altına… Daha doğrusu ABD
    egemenliğine sokularak parçalanmadı mı?

    Gelelim İran’a…
    Burada da İran’ın nükleer silah ürettiği gibi bir yalanla saldırıya haklılık
    kazandırılmaya çalışılmıyor mu? Üstelik İsrail’in 90 civarında nükleer
    silahının tüm dünyaca bilindiği halde… Şimdi insan haliyle merak ediyor… İran
    İsrail’e komşu bir ülke değil. Arada yaklaşık 1500 km gibi bir mesafe var. Buna
    rağmen pek çok ülkenin hava sahası geçilerek İran bombalanabiliyor… Sizce de
    Irak ve Suriye parçalanmamış olup eski yönetimlerde olsaydı böyle bir şey
    düşünülebilir miydi? Elbette mümkün değil.

    Şimdi aklınıza
    İran’a yapılan saldırıyla ne yapılmak istenildiği gibi bir soru da gelmesi
    mümkün… O halde söyleyeyim… Öncelikle İran’da bir yönetim değişikliği yapılarak
    Batı çıkarlarına uygun bir iktidar düşünülmektedir… Böyle olduğunda biliniyor
    ki… Rusya Hazar Denizi’nin daha güneyine inemeyecek… Ve Çin’ de Ortadoğu’dan
    uzak kalarak enerji kaynaklarından mahrum kalacak… Yani bir taşta iki kuş
    vurulacak.

    Siz belki
    olaylara ulusal değil mezhep gözlüğünden bakıp İran’ın kaybetmesini bile
    isteyebilirsiniz de… Bence olay o kadar basit değil. Neden biliyor musunuz?
    İran kazanırsa dünya çok kutupluluğa evrilerek daha yaşanılır hale gelecek.
    Yenilirse de ABD egemenliğini büyüterek pekiştirecek…

    Olay budur.

    23-06-2025

    Nusret KEBAPÇI

     

  • SIRA KİMDE?

     

    SIRA KİMDE?

    Geçtiğimiz günlerde
    bir anda, İsrail’in İran’ı 200 civarında uçakla bombalamaya başlamasına tanık
    oluverdik. Üstelik 1500 km uzaktan gelerek.

    Peki, şaşırdık mı?

    Belki zamanlaması
    insanları şaşırtmış olabilir ama sonuçta Irak ve Suriye’den sonra sıranın
    İran’a geleceğini tahmin edebilmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Hani ne
    derler, “Perşembenin gelişi…” Aynen
    öyle.

    Çünkü Irak’ın
    işgaliyle başlayan Büyük Orta Doğu
    Projesi’ne göre, bölgede aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 ülkenin
    sınırları değiştirilecek; böylece İsrail emperyal büyük bir devlet haline
    getirilmeye çalışılırken bölgedeki İslam ülkeleri de etnik ve dinsel kimliklere
    ayrıştırılarak küçük parçalara bölünecekti.

    Zaten önce Irak’ın
    saldırı ve işgal sonucunda parçalanması, ardından yakın zamanda aynı durumun
    Suriye’de yaşanması ve sözde “Büyük Kürdistan” denilerek işin İran’a,
    İran’dan sonra da Türkiye’ye geleceği hiçbir yanlış anlamaya izin vermeyecek
    kadar açık ama…

    Sizin de dikkatinizi
    çekiyor mu bilmiyorum, tüm bunlar yaşanırken; yani Irak paramparça edilip
    Suriye yok edilip İsrail’in egemenliğine bırakılırken, birileri de Gazze’yi
    boşaltıp tatil kenti hayalleri kurarken…

    Sizce niçin İslam
    ülkelerinin birkaçı dışında geri kalanı ABD ve İsrail’den yana taraf olur?

    Neden? Hiç düşündünüz
    mü?

    Doğrusunu isterseniz
    çok fazla düşünmeye de gerek yok, çünkü İslam ülkelerinin çok azı hariç büyük
    bir kısmında egemenlik ulusun değil. O ülke halkları henüz aşiret, kabile
    durumundan ulus olma aşamasına geçememiş. Böyle olunca da hâliyle ülkede
    yaşayan halk da yönetimi belirleyen egemenlik hakkına sahip olamayıp ülkeleri;
    aileler, aşiret reisleri veya hâkim topluluklar tarafından yönetilmekte olduğundan,
    o ülkelerin yöneticileri için ulusun
    genel çıkarları, bağımsızlık, ulus egemenliği
    gibi kavramlar da hâliyle hiç
    önemli olmuyor.

    Ne mi önemli oluyor?
    Sadece o aile, kişi veya aşiretlerin yönetimde kalabilmesi. Zaten bunu
    sağlayabilmek adına da ülkelerini emperyalist talana açarak, onları
    destekleyerek kendilerince iktidarlarını sürdürmeye çalışıyorlar ki, neredeyse
    önemli kısmında yaşanan, tam anlamıyla budur bile denilebilir.

    Hem zaten bizde de
    “Fesli” lakabıyla tanınan biri geçmişte ABD için: “Bana hilafeti
    versin de elbette sömürecek, babasının hayrına yapacak değil ya!” gibisinden
    benzer bir söylemi kullanmıyor muydu?

    İşte Siyasal İslam’ın
    ülkeleri yönetme anlayışı: Ülkelerini emperyalist talana alabildiğine açıp,
    toplumda ulus bilincini, ulusal egemenliği, ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi
    kavramların öğrenilmesini engellemek, toplumsal yapıyı ve eğitimi de buna göre
    düzenlemektir.

    Böyle olunca
    emperyalizm, bağımsızlık, ulusal egemenlik gibi kavramlara yabancı olan bir anlayışın
    ülke güvenliği konusunda gereken her türden önlemi alabileceğini, gerçekten çok
    bilinçli davranabileceğini söyleyebilmek mümkün mü? Elbette değil.

    Şöyle bir düşünün;
    neden İsrail hedef aldığı ülkelerde istihbarat faaliyetlerinde başarılı olup
    buna dayanarak nokta operasyonlarla hedef ülkeyi şoka uğratabilirken aynı durum
    İsrail için söz konusu değil?

    Çünkü İsrail’in çok
    güçlü bir istihbarat örgütü olduğu gibi, İsrail halkı da yüksek bir ulus
    bilincine sahip olduğundan hangi ülkede yaşanırsa yaşansın kendisini İsrail’in
    güvenliğinden sorumlu tutarak istihbarat görevlisi gibi davranabilmektedir.

    Bu yüzden
    bilinmelidir ki, bir ülkenin güvenliğini sağlayacak en önemli unsur öncelikle o
    ülke halkının yüksek bir ulus bilinciyle eğitilerek ulusu yok etmek isteyen
    düşmanlarına karşı bilinçlenmesinden geçmektedir.

    O olmadığı takdirde
    çok kolay bir şekilde emperyalizmin bölgedeki taşeronu durumuna düşülebilir.
    Emperyalizmin en çok istediği, ulus kimliği yok edip tarikat ve etnik
    kimlikleri özendirip, cesaretlendirerek parçalanmanın fitili ateşlenebilir.

    Ayrıca kim oldukları
    bilinmeyen milyonlarca yabancı ülkeye doldurularak ülkenin demografik yapısı da
    pekâlâ bozulabilir. Bunun dışında emperyalistlerce fonlanan kişi ve örgütlere
    kayıtsız kalınıp, ülkenin tapusu olan Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası
    tartışmaya bile açılabilir.

    Demek istediğim, ulus
    bilinciniz varsa; ekonomik ve siyasi olarak güçlü bir ülke olabilir,
    bağımsızlığınızı, ulusal egemenliğinizi koruyabilirsiniz. Değilse; kendinize
    hangi ad ve unvanı takarsanız takın, ancak emperyalizmin sömürgesi ve taşeronu
    olabilirsiniz.

    Ama asla bağımsız bir
    ülke değil.

     

        16.06.2025

    Nusret KEBAPÇI

     

  • YENİ ANAYASA, YENİ DEVLET…

     

    YENİ ANAYASA, YENİ DEVLET…

    Son zamanlarda
    anayasa değişikliği ve yeni anayasa tartışmaları hız kazanmış durumda.
    Özellikle iktidar kanadında bu konuda atılması düşünülen adımlar sıkça dile
    getiriliyor. Değişimin nasıl olabileceği, iktidar ortakları tarafından
    dillendirilmeye çalışılsa da, burada şaşırtıcı olan, ana muhalefet partisinin
    bu konuya neredeyse hiçbir eleştiri getirmeyip ne yazık ki koşulsuz destek
    vermesidir.

    Doğrusunu
    söylemek gerekirse, hazırlıklarına iktidar partisinin öncülük ettiği bu yeni
    anayasanın nasıl bir şey olacağını tartışmadan önce, mevcut meclisin yeni bir
    anayasa yapmaya yetkisinin olup olmadığı konusunu netleştirmek gerekiyor.

    Çünkü
    anayasalar, mecliste çoğunluğu sağlayan herhangi bir partinin keyfince
    yapabileceği bir metin değildir. Anayasa, devletin egemenliğini tanımlayan
    ve onu nasıl sınırlayacağını, kullanacağını gösteren bir kılavuzdur.
    Bu
    nedenle yeni bir anayasa aynı zamanda yeni bir devlet veya yeni bir egemenlik
    anlayışı anlamına da gelir. Dolayısıyla, anayasalar genellikle belirli
    ölçütlere göre oluşturulan kurucu meclisler tarafından yapılır.

    Ayrıca,
    anayasaya göre dört yıllık bir süre için seçilen ve ettikleri yeminde anayasaya
    uyma sözü veren vekillerin böyle bir davranışı, mevcut anayasaya darbe
    anlamına gelmesi dışında, herhangi bir futbol maçında takımlardan birinin maçın
    ortasında oyunu durdurup, belirlenen kurallara uymayı reddederek kendi
    belirleyecekleri kurallara göre oynayacaklarını açıklamalarından da farksızdır…

    Böyle olunca da
    Anayasaya göre dört yıllığına seçilmiş ve mevcut anayasaya uymak konusunda
    yemin etmiş vekillerin yeni bir anayasa yapma yetkileri de bulunmamaktadır.

    Yani
    anlayacağınız, yeni anayasa yapılması konusunda durum budur. Peki, değişiklikle
    yapılmak istenilen nedir, hiç düşündünüz mü? Aslına bakarsanız, üzerinde çok da
    düşünmek gerekmiyor. Yapılan açıklamalar ve konuşmalarla her şey apaçık ortada.
    Hatta o kadar ortada ki, eğer fanatik bir yandaşlığınız söz konusu değilse,
    anlamamak neredeyse imkânsızdır.

    İsterseniz,
    anayasada değişiklik yapabilmek adına söylenen gerekçelerden başlayalım ki,
    değişiklikle ne ya da nasıl bir devlet modeli amaçlandığı net olarak anlaşılabilsin.

    Değişikliği
    gerekçelendirmek adına sıklıkla “darbe anayasası” falan deniliyor ya.

    Şöyle düşünün

    Anayasa
    üzerinde pek çok kez değişiklik yapılarak neredeyse üçte ikisi değiştirilip,
    demokratik parlamenter sistem yerle bir edilerek başkanlık sistemine geçeceksiniz,
    ülkeyi sadece kararnamelerle yönetip, hemen her türden kararı dilediğiniz gibi
    alabileceksiniz. Ama bu size yine de yetmeyecek. Neden biliyor musunuz?

    Çünkü
    değişiklik konuları konuşulurken “kurucu
    anayasa”
    kavramı kullanılmaktadır. Sadece bu kavramın kullanılması
    bile yeni bir devlet kurulmak istendiği anlamına gelmez mi? Ya “yeni milli kimlik tanımlanması”
    sözlerinden ne anlıyorsunuz?

    Neyse, sözü çok
    fazla uzatmayalım. Aslında yapılmak istenilen gayet açık. Anayasa
    referandumuyla başkanlık sistemi kabul edildikten sonra, “Federasyon olmadan başkanlık, altı kaval üstü şişhanedir, bu
    ikisinin birlikte olması gerekir”
    denilmedi mi?

    O halde bunun
    da sadece bir yolu bulunmaktadır: Anayasanın
    ilk dört maddesiyle 42 ve 66. maddelerini değiştirmek.

    Bu arada , “yeni
    milli kimlik”
    sözü de sakın ola ki
    ulus anlamına gelen milli sözcüğüyle karıştırılmasın. Burada kullanılan milli;
    Arapça Milla sözcüğünden türemiş olup ümmet yerine kullanılmaktadır.

    Hem zaten
    İslamcılık da, ulus devlet anlayışına karşı çıkarken pekâlâ çok kimlikliliği,
    çok kültürlülüğü, çok hukukluluğu kabul etmiyor mu?

    Şunu da
    unutmamak gerekiyor: Bugün başkanlıkla yönetilen ülkelerin tamamı
    federasyondur. Federasyon olan ülkelerin tamamı da başkanlıkla yönetilmektedir.
    Ama bir farkla. Bu ülkeler, küçük küçük devletçiklerin daha kuruluş aşamasında
    bir başkanlık altında birleşmesiyle oluşmaktadır.

    Ama üniter bir ulus
    devletin, emperyalist müdahale dışında, federatif olabilmesinin örneği yoktur…

     

         09.06.2025

     Nusret KEBAPÇI

     

  • GERÇEK MİLLİYETÇİLİK: TOPRAKTAN EKONOMİYE TAM BAĞIMSIZLIK

     

    GERÇEK MİLLİYETÇİLİK:
    TOPRAKTAN EKONOMİYE TAM BAĞIMSIZLIK

     

    Ülkemizde milliyetçilik
    kavramı sıkça tartışılan, hatta adında bile bu ifadeyi taşıyan siyasi
    partilerin bulunduğu bir zemin. Ancak bu türden partileri ve onların
    milliyetçilik anlayışlarını doğru tanımlamak, gerçekten de son derece önemli.

    Çünkü
    bildiğimiz gibi, neredeyse her kavram, farklı amaçlarla üstelik bu konuyla
    ekonomik ve siyasi olarak uzaktan yakından ilgisi olmayanlarca bile kullanılabilmektedir.
    Bu nedenle toplumu aydınlatmak, neyin eğri neyin doğru olduğunu halka
    göstermek büyük önem taşıyor.

    Şimdi gelin,
    öncelikle millet kavramının ne olduğunu net bir şekilde ortaya koyalım
    ki, hemen her konuda olduğu gibi milliyetçiliğin de sahtesi ve gerçeği ayırt
    edilebilsin. Elbette bunun için öncelikle millet kavramının tanımlanması
    gerekir ki milliyetçilikteki doğru ve yanlış kendiliğinden ortaya çıkabilsin.

    Doğrusunu
    isterseniz, millet kavramı iki farklı türde tanımlanmaktadır:

    Bunlardan
    birincisi, kökeni Arapça ‘Milla’ sözcüğünden türeyen ve anlam olarak kutsal
    sayılan bir kitaba bağlı topluluk veya cemaat
    olarak değerlendirilen
    anlayıştır. Bu anlayış, Osmanlı’da Müslüman Milleti, Rum Milleti, Ermeni
    Milleti, Yahudi Milleti gibi ifadelerle karşılık bulmuştur.

    Bir diğeri ise
    günümüzde ulus kavramıyla eşleştirilen anlayıştır. Bu yaklaşıma göre
    millet; aynı toprak üzerinde yaşayan, aynı dili konuşan, ortak bir tarihi ve
    kültürü olan, aynı devlet çatısı altında aynı bayrağı taşıyan ve aynı ekonomik
    sistem içinde yer alan bir topluluktur.
    Kısacası bu, “Tek Dil, Tek
    Devlet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Ekonomi”
    olarak da anlamlandırılan
    millet anlayışıdır.

    Bu ikinci
    millet, yani ulus anlayışına göre, ulusun adı kurucu kimliğin adıyla anılır.
    Birden fazla kurucu kimlik eklemeye yönelik çabalar ile ayrı bir dil, devlet,
    bayrak, vatan ve ekonomi talepleri, milletin bütünlüğüne yönelik bir tehdit
    olarak görülmektedir.

    Ayrıca, egemenliğin
    kayıtsız şartsız ulusun olması
    ilkesi, sadece Meclis duvarlarında yasa
    yapmakla ilgili olmayıp, ülkenin askeri, siyasi, sanayi, tarım ve maliyedeki
    egemenliğini
    de ifade etmektedir.

    Uzun sözün
    kısası, hani bazen kafanızda “Milliyetçilik nasıl olmalı?” gibisinden
    sorular oluşabiliyor ya, çok basit olarak söyleyeyim: Milliyetçilik, sadece
    ulusun ismini, dilini, devletini, bayrağını ve toprağını tartışma konusu
    yaptırmamak değildir
    (ki bu zaten bir gerekliliktir). Asıl milliyetçilik; ulusun
    tarımda, sanayide, toprağında, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinde ve
    maliyesinde de egemenliğine sahip çıkıp, bunların yabancıya peşkeş çekilmesine
    karşı durabilmektir.

    Asıl
    milliyetçilik, bu alanlarda tam bağımsızlığı savunmaktır; gerisi hikâyedir…

    02.06.2025

    Nusret KEBAPÇI

     

  • Açılım ve Ulus Devletin Dönüşümü…

     

    Açılım ve Ulus
    Devletin Dönüşümü…

     

    Biliyorum,
    ülkemizin gündemi çok yoğun. Hatta neredeyse hiçbir ülkede olmadığı kadar da
    hızla değişiyor. İşte bu hızlı gündem ve yoğun tartışmalar arasında sakin
    kalıp, ülkede asıl yapılmak istenen değişimin amacını fark etmek ve dikkatleri
    ona yöneltmek büyük bir çaba gerektiriyor.

    Aslında
    gündeme ve gündemle ilgili tartışmalara bakıldığında, birkaç küçük parti
    dışında iktidar ve bazı
    büyük partilerin “açılıma” destek verdiği, ancak ulus devlete,
    Cumhuriyete ve üniter yapıya sahip çıkmadıkları üzücü bir gerçek.

    Bugün ülkece içinde bulunduğumuz tartışmalı gündeme bakıldığında, pek çok
    siyasinin bu yapılanları okuyamadığı, ne yapılmak istendiğini anlayamadığı ve
    bu nedenle de çekimser kaldığı ne yazık ki ülkemizin bir gerçeği.

    Şimdi
    burada biraz durup nefes alalım.

     Bu tür uzun süren bir savaş veya çatışma
    sonucunda barış talebi hangi taraftan gelir?

     Koşulları kim koyar?

    Elbette
    bu savaş ya da çatışmadan galip çıkan taraf, değil mi?

    Ama
    bizde tam tersi bir durum yaratılıp, sanki terör örgütü Türkiye’yi yenmiş gibi
    bir algı oluşturulup, 1924
    Anayasası ve ülkemizin dünya devletleri arasında tanınmasını sağlayan Lozan
    Barış Antlaşması’nın açıkça hedef alınması, Sevr Antlaşması’yla tanımlanan
    Kürdistan’ın üstü kapalı olarak istenmesi, ülkeyi yönetenlerce sessizlikle
    geçiştirilebiliyor.

    Belki
    bu söz üzerine “istenmedi, duymadık” gibi sözler söyleyebilirsiniz
    ama şöyle bir düşünün: Lozan Barış Antlaşması’yla Türkiye’nin ekonomik ve
    siyasi varlığı tanınmamış olsaydı, her ne kadar savaşı kazanmış olursanız olun,
    Türkiye’nin konumu bugün bizim dışımızda hiçbir ülkenin tanımadığı Kuzey Kıbrıs
    Türk Cumhuriyeti’nden ne kadar farklı olabilirdi?

    Elbette
    olamazdı.

    Aslında
    değişmez kuraldır: Merkezi bir ulus devlet yapısıyla merkezi bir ulusal ekonomi
    nasıl birbirini tamamlarsa; ekonominin
    ulusal olmaktan çıkarılarak ülkenin emperyalizme sınırsız açılmasıyla ademi
    merkeziyetçilik, yerinden yönetim ve dahası federasyon da birbirini tamamlar.

    Böyle
    olunca da bugün siyasi olarak Lozan’a,
    1924 Anayasası’na ve Atatürk’e sahip çıkanların Türk ulus devletinden ve üniter
    yapıdan yana olmalarıyla; 1924 Anayasası’na karşı çıkıp, Lozan’a buldukları her
    fırsatta saldıranların ulus devlet, üniter yapı ve Atatürk karşıtlığı

    Ya
    da ülkesinde emperyalizmin dayattığı neoliberal ekonomiyi uygulayıp…

    Ülkesinin
    sanayisini, tarımını, hatta taşını toprağını yabancı sermayeye talan
    ettirenlerin siyasette ademi merkeziyetçiliği, yerinden yönetimi, daha açığı federasyonu istemeleri asla tesadüf
    değildir.

    Çünkü
    emperyalizm için bir ülke ne kadar güçlü, merkezi bir birlikteliğe sahip olursa
    o kadar zor yönetilirken, ne
    kadar fazla etnik ve dinsel küçük parçalara ayrılabilirse de o kadar kolay
    yönetilebilmektedir.

    26.05.2025

    Nusret
    KEBAPÇI

     

  • 19 Mayıs’tan 106 Yıl Sonra…

     

    19 Mayıs’tan 106 Yıl Sonra…

     

    Doğrusunu
    isterseniz bu yazıyı 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’ndan bir
    gün önce yazıyorum ancak o gün yaşanabilecekleri bugünden tahmin etmek hiç de
    zor değil.

    Yine
    her zamanki gibi resmi bir tören yapılacak, belki gençlikle ilgili birkaç da konuşma,
    sonra da…

    Sonrası
    yok hepsi bu kadar.

    Aslında
    törenin ardından belki bir şeyler daha olacağını yazmamı bekliyorsunuz ama ne
    yazık ki şu 23 yılda olageldiği gibi başka bir şey yok. Olmayacak da.

    Ama
    normalde pek çok ülkede olduğu gibi ve bizde de ulusal bayram denilince,
    üstelik bayramın adında bile gençlik ve spor bulununca akla ilk olarak…

    Ülke
    gençliğinin geçmişte olduğu gibi Cumhuriyeti korumak ve yaşatmak amacıyla
    kararlılıklarını, cesaret ve çevikliklerini gösterdikleri çeşitli spor etkinlikleri
    geliyor ancak emin olun öyle bir şey de yapılmayacak.

    Peki,
    neden böyle yapılıyor hiç düşündünüz mü? Aslında nedeni biliniyor.

    Çünkü
    ulusal bayramların coşkuyla kutlanması, toplumda ulus bilincini pekiştirdiği
    gibi, birlik ve dayanışma duygularını da güçlendirmektedir.

    Bu
    durumda böyle bir toplumu Büyük Ortadoğu Projesi gereği veya Büyük İsrail için
    de diyebilirsiniz, etnik ve dinsel kimlikçiklere ayırmak mümkün olabilir mi?

    Emin
    olun olamaz.

    Bu
    nedenle toplumu bir arada tutan, dahası toplumsal harç görevini de gören ulus
    kimliğin günden güne zayıflatılması, giderek de unutturulması gerekiyor ki…

    Ülke
    kolaylıkla, hiçbir zorlukla karşılaşılmadan emperyalizmin istediği çok kimlikli,
    parçalanmış bir hale gelebilsin.

    Zaten
    son günlerde PKK bildirisiyle birlikte sözde barış ve demokrasi adına uygun
    ortamın geldiğini düşünen birileri, Türkiye’nin tapusu anlamına gelen Lozan’ı
    tartışmaya açarak…

    Ulusal
    kimliği itibarsız hale getirerek, anayasayı değiştirip Libya’da, Irak’ta,
    Suriye’de yapıldığı gibi ABD emperyalizminin ve İsrail’in istediği çok kimlikli,
    çok kültürlü bir Türkiye hayaliyle anayasayı değiştirmeyi…

    Hatta
    gerektiğinde yeni anayasa yapmayı bile düşünmüyorlar mı?

    Elbette
    düşünmektedirler.

    Hatta
    bunu planlayanlar çok güçlü olup, arkalarını çok büyük güçlere de dayamış olabilirler…

    Ancak
    tüm bu koşullar ulusumuz için ne kadar kötü ve olumsuz da olsa bilinmelidir ki
    Atatürk’ün söylediği gibi “Muhtaç
    olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.”

    19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve
    Spor Bayramımız kutlu olsun!

    18.05.2025

    Nusret
    KEBAPÇI

     

  • TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÖYLEMİ VE BÖLGESEL GERÇEKLER

     

    TERÖRSÜZ TÜRKİYE
    SÖYLEMİ VE BÖLGESEL GERÇEKLER

    Son
    zamanlarda iktidar tarafından sıklıkla dile getirilen “Terörsüz
    Türkiye” söyleminin, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamı göz ardı
    edilerek yalnızca duygusal bir yaklaşımla değerlendirilmesi, ülkemizin geleceği
    açısından ciddi sonuçlar doğurma potansiyeli taşımaktadır ve bu durumun
    gerçekleşmesi muhtemeldir.

    BOP
    neydi, kısaca hatırlamak gerekirse: Proje, bölgedeki Müslüman çoğunluğa sahip
    yaklaşık 22 ülkenin sınırlarının yeniden çizilmesini öngörmekteydi. Bu
    çerçevede, dört ülkeden koparılacak topraklarla, “ikinci İsrail”
    olarak da nitelendirilebilecek bir Büyük Kürdistan’ın kurulması hedefleniyordu.
    Bu yeni devletin, aynı zamanda bölgenin önemli yeraltı ve yerüstü kaynaklarının
    yoğunlaştığı bir coğrafyada yer alması planlanmaktaydı.

    “Büyük
    Kürdistan” ifadesinden de anlaşılacağı üzere, ülkelerin büyümesi canlı
    organizmalar gibi kendiliğinden gerçekleşmez. Bir ülkenin topraklarını
    genişletmesinin bir yolu, diğer ülkelerin saldırı ve işgallerle parçalanıp zayıflatılması
    ve bu zayıflatılmış ülkelerin topraklarının önemli bir bölümüne el
    konulmasıdır. Tarihsel süreçler de bu durumu doğrulamaktadır.

    ABD
    veya genel olarak Batı’nın, sözde demokrasi ve özgürlük söylemleriyle hareket
    ettiği iddiaları dikkate alındığında, bu coğrafyada “demokrasi”
    kavramı gündeme geldiğinde sendika, örgütlenme, gösteri ve yürüyüş, fikir
    özgürlüğü gibi unsurlar akla gelmemelidir.

    Zira
    bu tür özgürlükler, ulusal yapıyı ve ulus devleti güçlendirme işlevi görür. Bu
    nedenle Batı’nın desteklediği “demokrasi” anlayışı, genel bir
    özgürlük ve demokrasi değil, yalnızca etnik ve dinsel kimlikler temelinde öne
    sürülen demokrasi ve özgürlük talepleridir. Amaç, bu tür kimliklerin
    belirginleşmesi ve bu kimliklere dayalı taleplerin dile getirilmesidir.

    Bu
    süreçte, Batı’nın etnik ve dinsel kimlikçi örgütlere silah ve mühimmat desteği
    sağlaması ve ilgili ülkelere ekonomik ve siyasi baskı ve yaptırımlar uygulaması
    göz ardı edilmemelidir. Bu tür müdahalelerle ülkelerin ulus devlet yapısından
    uzaklaştırılarak küçük devletçiklerden oluşan federatif bir yapıya
    dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Irak ve Suriye’de yaşanan süreçler,
    “Terörsüz Türkiye” söylemiyle sıranın Türkiye’ye geldiği yönündeki
    endişeleri artırmaktadır.

    Ancak
    unutulmaması gereken önemli bir nokta, dünyanın hiçbir yerinde terör
    örgütlerinin kendi başlarına siyasi amaçlar güdemeyeceğidir. Bu örgütler, büyük
    emperyalist güçlerin bölgeyi kendi çıkarlarına göre şekillendirmek için
    kullandıkları araçlardır. ABD güdümündeki KCK’nın, bölünmesi planlanan dört
    ülkede farklı isimlerle faaliyet göstermesinin temel nedeni de budur.

    Yapılan
    açıklamalara dikkat edildiğinde, emperyalist planı görmek mümkündür. Kandil’den
    yapılan “Görüşmeyi, barışı yenilen
    taraf ister, bizim böyle bir talebimiz yok.”
    şeklindeki açıklaması, “Biz ne zaman yenildik?” sorusunu
    akla getirmektedir. Aynı şekilde, Lozan ve 1924 Anayasası’nın hedef gösterilerek
    ulus devlet düşmanlığı yapılması da dikkat çekicidir.

    Aslında,
    PKK’nın Kuzey Suriye’de oluşan devletçiğe katıldığı ve Türkiye’deki gücünün
    azaldığı genel olarak bilinmektedir.

    Ancak
    asıl amaç, sözde “Terörsüz
    Türkiye”
    söylemiyle bir algı oluşturarak, federatif devletin
    altyapısını hazırlayacak Anayasa değişikliği konusunda toplumu ikna etmektir.

    Başka
    bir açıklaması yoktur.

    12-05-2025

    Nusret
    KEBAPÇI

     

  • BİR DEVLET NEYİ KORUR?

     

    BİR DEVLET NEYİ KORUR?

     

    Böyle sorunca içinizden öncelikle ekonomik ve siyasi
    sınırları korumak düşüncesinin geçtiğini tahmin ediyorum; ama emin olun öyle
    değil.

    Hem zaten sizin de bildiğiniz gibi ülkemize kaçak yoldan
    yaklaşık 10 milyonun üzerinde Suriyeli ve Afgan’ın girdiği…

    İktidarın bile kimin nerede olduğunu bilmediği bu durum
    göz önünde bulundurulursa ve üstelik yabancıların bu ülkeye girişi, 1 Mayıs’ta
    işçilerin Taksim’e girmesinden bile çok daha kolay olabiliyorsa, Anlaşılıyor ki
    iktidar için Taksim’in korunması sınırlarımızdan çok daha önemli.

    Tabii, ekonomik sınırlarımızı oluşturan gümrüklerin de
    yolgeçen hanı olduğu düşünülürse ve limanların bile çok kolay bir şekilde
    yabancıya emanet edilebildiği akla gelince, işin boyutu daha net
    anlaşılacaktır.

    Belki bu sözler üzerine “Tamam, sınırlarımız korunamamış, hatta limanlar da yabancıya
    devredilmiş olabilir. Ama her şeye rağmen halkımızın sağlığı emin ellerde”
    diye bir an düşünebilsek bile…

    Yeni doğan servislerinden tutun, röntgen ve hatta
    ultrasonda bile çetelerin cirit attığı, insanlarımıza hiç gereği yokken anjiyo
    yapılıp stend takıldığı…

    Dahası ameliyat yapıldığı bile düşünülürse, sağlıkta
    işlerin bu boyutlara varması, doğrusu insanı kaygılandırmaktadır.

    Bunları okuyunca “Tamam,
    sağlıkta da çok ciddi sorunlar var, ama en azından halk olarak doğru
    beslenebiliyoruz…”

    “Pazardan, marketten
    sağlıklı gıdalar alabiliyoruz.”

    diyebilmeyi gerçekten çok isterdim ama neredeyse her gün yurt dışına ihraç
    ettiğimiz ürünlerin pestisit ve benzeri zehirli maddeler içermeleri nedeniyle
    iade edildiği…

    Üstelik bu zehirlerin öyle sandığınız gibi yüzde 10-15
    değil, uluslararası standartların 50-60 kat üzerinde olduğu göz önüne alınırsa…

    İçeride satılanların ne durumda olduğunu düşünmek bile
    ürkütücü olabilmektedir.

    Belki de “Tamam,
    sınırlarımız kötü durumda, sağlık ve beslenmemiz de ondan çok farklı değil. Ama
    en azından çocuklarımız güven içindedirler”
    diye düşünebilirsiniz…

    Ama ne yazık ki orada da durum hiç de iç açıcı değil.
    Hatta o kadar ki hemen her gün pek çok yerde, özellikle de devlete ait bazı kurumlarda
    çocuklara tecavüz edilmesi, istismara uğramaları neredeyse sıradan hale
    gelirken…

    Bir devlet hastanesinde bile 9 yaşındaki felçli çocuğa
    tecavüz edilebilmesi işin vahametini açıkça ortaya koymaktadır.

    Yani demem o ki; çocuklarını, hastalarını, gıdalarını,
    hatta sınırlarını bile koruyamayan bir iktidardan…

    Ülkenin bölünmez bütünlüğüne…

    Ege adalarına…

    Kıbrıs’a…

    Sanayiye…

    Tarıma…

    Ulusal kimliğe sahip çıkmasını bekliyorsunuz ya…

    Ne desem boş…

       
    04-05-2025

    Nusret KEBAPÇI

     

  • ULUSAL BAYRAMLAR BİR ULUSUN VAR OLUŞ HİKÂYESİDİR…

     

    ULUSAL BAYRAMLAR BİR ULUSUN VAR OLUŞ HİKÂYESİDİR…

     

    Ankara’da
    CHP’nin düzenlediği 23
    Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
    yürüyüşüne iktidar
    tarafından yapılmak istenilen engellemeleri görünce, insan ister istemez
    geçmişe dalıyor…

    Hatırlar
    mısınız? Bir zamanlar sözde “analar ağlamasın” türünden başlatılan birinci
    açılım döneminde de ulusal bayramlar engellenmeye çalışılır, yolda Türk
    bayrağıyla yürüyenler bile gözaltına alınırdı.

    Hani
    diyorum ki bu engellemenin tam da ikinci açılım dönemine rastlaması sadece
    tesadüf mü? Bu soru aklınızın bir tarafında kalsın ve biz devam edelim…

    Ama
    kendimize şu soruyu da soralım: Ulusal bayramlar bir ülkenin uluslaşma
    sürecindeki çeşitli aşamaları ifade etmektedir ve bir anlamda da uluslaşma
    karşısında yer alan yerli ve yabancı düşmanlara karşı mücadeleyi…

    Bilindiği
    üzere tüm dünyada ulusal bayramlar iç ve dış düşmanlara karşı bir gözdağı
    özelliği de taşır. Ve tüm ülkeler ulusal bayramlarını devlet tarafından
    stadyumlarda veya çok büyük kent meydanlarında, bizde de bir zamanlar
    yapılageldiği gibi halkın, askerin, gençliğin katılımıyla ama mutlaka ülkenin
    bölünmez bütünlüğü açısından çok büyük önem taşıyan ulus devlet ve ulus kimlik
    vurgusu ile yaparken…

    Diğer
    yandan da yeni teknolojilerini, çok önemli silahlarını, askeri güç ve
    disiplinlerini sergileyerek her koşulda ve her ortamda mücadeleye hazır olduğu
    dosta ve düşmana gösterilir ki herhangi bir devlet ya da ülke içindeki
    uzantıları o ülkeye göz dikme, onu parçalayarak yok etmek gibi bir çaba içine
    giremesin, cesaret gösteremesin…

    Ama
    bizde ulusal bayramları halkın coşku içinde kutlayacağı görkemli bir bayram
    olmaktan çıkarıp sadece Anıtkabir’e çelenk koymaktan ibaret bir resmi tören
    haline getiriyorsanız zaten oradan başka bir anlam çıkmaktadır.

    Bilinmelidir
    ki ulusal bayramlar bir ülkenin nasıl, hangi mücadeleler sonunda kazanıldığını,
    o toprakların nasıl vatana dönüşüp pek çok etnik ve dini kimlikten oluşan
    Türkiye halkının nasıl Türk ulusu haline getirildiğinin topluma anlatıldığı,
    ulus bilincinin pekiştirildiği çok önemli günlerdir.

    Ama
    asla Türkiye’yi etnik ve dini kimliklere ayrıştırıp, ulus kimliği yok sayarak,
    yeni anayasa adı altında federasyon özlemcileri için değil.

       25-04-2025

    Nusret
    KEBAPÇI